Devletin kökenine yönelik teoriler, kimi zaman aile ve soy bağını, kimi zaman fetih ve zor kullanımını,
kimi zaman da ekonomik yapı ile toplumsal sözleşmeyi merkeze alır. Aşağıdaki incelemede bu farklı yaklaşımlar
kısaca tanıtılarak devletin ortaya çıkışına dair başlıca düşünce çizgileri karşılaştırmalı biçimde ele alınmaktadır.
1. Aile / Biyolojik (Patriarkal) Teori
Aile veya patriarkal teoriye göre devlet, tarihsel olarak aile, klan ve kabile gibi soy topluluklarının giderek
büyümesi ve birleşmesi sonucunda ortaya çıkan genişlemiş bir “baba otoritesi”dir. Ailenin başındaki erkek
(pater familias), önce aile içinde; ardından kabile, kavim ve nihayet devlet düzeyinde egemen otorite hâline
gelmiştir. Aristoteles’in Politika’sında devleti aile ve köy birliklerinin tabii devamı olarak görmesi,
Sir Henry Maine ve Filmer’in patriarkal yapıyı vurgulayan çalışmaları bu yaklaşımın klasik örnekleri arasında sayılır.
Bu teori, akrabalık bağlarının ve soy kurgusunun ilk siyasi birliklerin oluşumunda önemli rol oynadığını iyi yakalasa da,
modern ulus-devletlerin karmaşık yapısını açıklamada tek başına yeterli görülmez. Özellikle göç, karma evlilikler
ve modern vatandaşlık anlayışı, saf bir “kan bağı” fikrini zayıflatmaktadır.
2. Kuvvet ve Mücadele (Force) Teorisi
Kuvvet veya mücadele teorisi, devletin kökenini “çıplak güç”e dayandırır. Bu yaklaşıma göre tarih boyunca güçlü olan
kabileler, sınıflar veya liderler, savaş, fetih ve baskı yoluyla zayıfları boyunduruk altına almış; devlet de bu
zorlama ilişkilerinin kurumsallaşmış biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Gumplowicz ve Oppenheimer, devleti fetih ve
sınıf egemenliği üzerinden açıklayan düşünürlerin başında gelir.
Kuvvet teorisi, özellikle ilk devletlerin oluşumunda savaşın ve askerî gücün rolünü vurgulaması bakımından açıklayıcıdır;
ancak devletin sadece zor aygıtına indirgenmesi, hukuk, meşruiyet, rıza ve kurumların uzun süreli etkisini göz ardı
ettiği için eleştirilir. Modern kamu hukuku öğretisinde bu teori, genellikle “tek başına açıklayıcı olmayan ama
önemli bir unsur” olarak değerlendirilir.
3. Ekonomik / Sınıf Teorisi
Ekonomik teori, özellikle Marksist gelenekte, devleti üretim ilişkilerinin ve sınıf çatışmasının ürünü olarak görür.
Marx ve Engels’e göre devlet, üretim araçlarına sahip egemen sınıfın ekonomik çıkarlarını güvence altına alan bir
“üst yapı kurumu”dur. Dolayısıyla devlet, tarafsız bir hakem değil, belirli bir sınıfın tahakküm aracıdır.
Bu yaklaşım, özellikle modern kapitalist devletin ekonomik fonksiyonlarını analiz etmede etkili bir çerçeve sunar;
ancak devleti sadece “egemen sınıfın aracı” olarak görmekle eleştirilir. Refah devleti uygulamaları, sosyal haklar
ve demokratik temsil mekanizmaları, devlet–sınıf ilişkisini daha karmaşık hâle getirmiştir.
4. Toplumsal Sözleşme Teorisi
a) Hobbes: Korku ve güvenlik ihtiyacı
Hobbes’a göre insanlar başlangıçta “tabiat hâli”nde yaşarlar. Bu hâl, herkesin herkesle savaşı anlamına gelen,
güvenliğin ve istikrarın olmadığı bir durumdur; meşhur ifadesiyle insan insanın kurdudur (homo homini lupus).
Doğal durumda herkesin her şey üzerinde hak iddia etmesi, sürekli bir güvensizlik ve şiddet tehdidi yaratır; bu yüzden
insan hayatı “yalın, yoksul, iğrenç, hayvanca ve kısa”dır.
Bu koşullarda akıl, insanlara iki temel şeyi gösterir: (i) bu savaş hâlinin sürmesinin herkes için yıkıcı olduğu,
(ii) barış yapmak ve güvenlik sağlayacak ortak bir otorite kurmak gerektiği. Dolayısıyla insanları tabiat hâlinden
çıkmaya iten başlıca gerekçe, korku ve korunma ihtiyacıdır. Hobbes’un
Leviathan’ında tarif ettiği sözleşme, bireylerin kendi aralarında yaptıkları ve haklarının büyük kısmını
tek ve bölünmez bir egemene devrettikleri bir anlaşmadır. Böylece siyasî toplum ve devlet doğar; egemenin temel
görevi barışı ve güvenliği sağlamaktır.
b) Locke: Hakların ve mülkiyetin güvencesi
Locke, tabiat hâlini Hobbes kadar karanlık görmez. Ona göre insanlar doğa durumunda da akla uygun davranabilen,
eşit ve hür varlıklardır; herkesin hayat, özgürlük ve mülkiyet hakları vardır. Ancak üç temel sorun ortaya çıkar:
tarafsız bir yasa koyucunun olmaması, doğal yasayı yorumlayacak tarafsız bir yargıcın bulunmaması ve doğal hukuku
ihlal edenlere ceza verme yetkisinin bizzat taraflarca kullanılması. Bu sebeplerle, haklar teorik olarak mevcut olsa
bile, uygulanma ve korunma güvencesi zayıftır.
Locke’a göre insanları tabiat hâlinden çıkmaya iten temel gerekçe, yaşam–özgürlük–mülkiyetin (property)
güvence altına alınmasıdır. Sözleşme sonunda kurulan siyasal toplum, bu hakları korumak için hükümet oluşturur.
Hükümet, bireylerin devretmediği doğal hakları ihlal ettiği anda meşruiyetini kaybeder ve halkın
direnme hakkı gündeme gelir. Bu yüzden Locke’ta sözleşme, mutlak egemene itaat değil,
hakları korumakla yükümlü sınırlı devlet fikrine dayanır.
c) Rousseau: Eşit özgürlük ve genel irade
Rousseau’nun tabiat hâli tasviri de Hobbes’tan farklıdır. Rousseau’ya göre doğa durumunda insan, görece barışçıl,
yalnız yaşayan ve basit ihtiyaçlara sahip bir varlıktır; “iyi” olmaktan çok “bozulmamış”tır. Zamanla mülkiyetin
ortaya çıkışı, yerleşik hayat, işbölümü ve toplumsal eşitsizlikler, insanlar arasında bağımlılık ve tahakküm ilişkileri
doğurmuştur. Sorun, insanların doğa hâlinden çıkması değil, eşitsizlik üreten toplumsal düzenin kurulmasıdır.
Rousseau’nun toplumsal sözleşmesi, bireylerin haklarını bir hükümdara devretmesi şeklinde değil, herkesin
genel iradeye katılması biçiminde kurgulanır. Herkes bütün hak ve yetkilerini ortak bir otoriteye
devreder; fakat bu otorite, ayrı bir kişi ya da sınıf değil, bizzat halkın genel iradesidir. Böylece birey, kendi
koyduğu kurallara uyar; bu nedenle hem özgür kalır hem de eşitlik sağlanır. Rousseau’da tabiat hâlinden çıkışın temel
gerekçesi, eşit özgürlüğü ve ortak iyiyi güvence altına alacak meşru bir siyasi düzen kurma
ihtiyacıdır.
Özetle: Hobbes için tabiattan çıkışın ana motivasyonu korku ve güvenlik, Locke için
<stronghakların ve mülkiyetin güvencesi, Rousseau için ise eşit özgürlüğü gerçekleştirecek meşru ve
genel iradeye dayalı düzendir.
5. İlahi Kaynak / Teokratik Teori
İlahi kaynak teorisi, devlet otoritesini Tanrı iradesine dayandırır. Orta Çağ’da ve mutlak monarşi döneminde yaygın olan
“kralların ilahi hakkı” doktrinine göre hükümdar, yetkisini doğrudan Tanrı’dan alır ve yalnızca Tanrı’ya karşı
sorumludur. Bu anlayış, modern laiklik ve halk egemenliği ilkeleriyle büyük ölçüde terk edilmiştir; ancak din–devlet
ilişkileri tartışmalarında tarihsel bir referans noktası olmaya devam eder.
6. Tarihsel / Evrimci ve Organik Yaklaşımlar
Tarihsel veya evrimci yaklaşımlar, devletin tek bir anda, tek bir sözleşme veya olayla ortaya çıkmadığını; uzun bir
tarihsel süreçte ekonomik, kültürel ve hukuki faktörlerin etkileşimiyle oluştuğunu savunur. Devlet, bu çerçevede,
toplumun organik gelişiminin bir ürünü olarak değerlendirilir. Güncel literatür çoğu zaman aile, kuvvet, ekonomik
ve sözleşmeci unsurları birlikte dikkate alan daha karma bir açıklamayı tercih eder.

